Ben küçücük bir kızken, bayramlarda babaanne ve dedemin yaşadığı Merzifon'a giderdik.

Orada yaşanan ramazanları çok severdim. Zira, sahurda bando çalardı. Bildiğiniz bando!

Sabaha karşı Türk Sanat Müziği'nin, özellikle, vals tempolu eserlerine uyanırdım.

4-5 kişilik ekip, başlarında bando şefi olmak üzere, bazı evlerin önünde durup müzik icra ederlerdi.

Başka hiçbir yerde, sahurda bando çalındığını duymadım, görmedim.

Şimdi, bu geldiğimiz ruhsuz günlere bakıp, kendim dahi, bu güzelim zamanlara inanamıyorum.

Bayramda, kapıya gelecek çocuklara dağıtmak için, bir kenara kilolarca kağıtlı şeker, mendil, çorap konurdu. En çok makbule geçen de küçük bozuk para harçlıklardı. Bayramın amacı çocuk sevindirmekti.

Herkes Müslümandı. Ama... Birçok kişinin evinde çikolata yanında ikramlık olarak likör de bulunurdu.

Rengarenk likörler, limon, nane, portakal, muz, kakao çeşit çeşitti.

Sigaralar da yine binbir çeşit olarak, varsa gümüş tabaklara yerleştirilir, yanında da mutlaka havalı bir çakmak bulunurdu.

Her eve gelen misafirin, sosyal durumuna göre, ya şerbet, tatlı, kahve, çikolata; ya da likör ikram edilirdi. Bazen aynı aileden farklı görüşlü insanlar çıktığından, tercihler değişir, herkese göre ikram farklı olurdu.

Sonsuz bir saygı ve hoşgörü vardı.

Bayram sabahı, babam ve dedem camiden gelince, kahvaltımızı yapardık.

Sonra bayramlaşma saati geldiğinde, herkes el öpme sırasını beklerdi.

En başa dedem geçer; babaannem onun elini öper, yanında durur; sonra sırasıyla babam, annem, halalarım... Herkes büyükten küçüğe el öperek sırada yerini alırdı.

Ben ilk zamanlar kuyruğun en sonundayken, sonraları kardeşim ve kuzenler gelince, sıranın ortalarına kaydım. Onlar da benim elimi öpünce dünyalar benim olmuştu.

Bu gelenek bizim evimizde de hep sürdü. Annem babamın elini öptü. Ben her ikisinin... Kardeşim de benim.

Evlendikten sonra dahi, bu geleneği sürdüren son kuşaktık sanırım.

Bizimle, birlikte, birçok kültür gibi o da bitti. Bayramın adı, sadece seyahat çağrıştırır oldu.